Canikli’den Kılıçdaroğlu’nun ‘300 milyar dolar vaadi’ yorumu: İngiltere’nin üç milyar dolar göndermeye bile imkanı yok

tvnet’te canlı yayınlanan Seçime Doğru programının bugünkü konuğu AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Nurettin Canikli oldu.

Canikli, Türkiye ekonomisine dair önemli açıklamalarda bulundu.

Yedili Masa’nın Cumhurbaşkanı Adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun yurt dışından getireceğini iddia ettiği 300 milyar dolar vaadine değinen Canikli, “İngiltere para piyasasında yeteri kaynak olmadığı için Merkez Bankası çekmesi gereken çok fazla parasal genişlemeyi çekemiyor. Bırakın Türkiye’ye 300 milyar dolar gibi bir parayı göndermek, 3 milyar dolar bile gönderemez imkanı yok.” dedi.

Canikli’nin açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:

Türkiye’de tarımda çalışan nüfus çok fazla.

Gelir dağılımında en çok bozulmaya yol açan işsizlik oranlarının yükselmesidir. Eğer o insanlara gelir elde etmenin yolunu açarsanız toplumda kaynak aktarımı sağlamış olursunuz. Bu katkının sağlanması isteniyorsa yapılacak olan onların işsiz kalmasını engellemek.

Büyüme oranı değil özellikle üretim içeriğinde de değişiklik yapılması gerekiyor. Önümüzdeki 5 yılda 6 milyon istihdamı Türkiye üretebilir mi?

Bizden önceki 20 yıllık dönem içerisinde toplam oluşturulan iş imkanı 3 milyon 300 bin civarında. AK Parti döneminde ise istihdam kapasitesi 12 milyon. Tam dört katı. Yıllık ortalama 600 bin net istihdam. Bu istihdamın oluşturulduğu ekonomik ve siyasi şartlar da çok belirleyici. Özellikle bu son 10 yıl küresel dalgalanmaların piyasalarda Türkiye’de ve dışarıda dalgalanmaların oynaklıkların ekonomilerin dengelerini bozduğu dönemler.

Türkiye kendi iradesi dışında uluslararası alanda ekonomik ve ekonomik olmayan birçok şokla karşılaştı. Üst üste 20 yıl boyunca 600 bin iş imkanı oluşturulması gerçek anlamda başarı kelimesini tanımlamaya yetmez bu bir devrimdir.

2002’den önce dünya ekonomisinden herhangi bir ülkede özellikle gelişmiş ülkede ekonomide meydana gelen en ufak sıkıntılar Türkiye’de büyük bir tahribata yol açardı. Derlerdi ki Amerikan ekonomisi öksürdüğü zaman Türkiye ekonomisi zatürre olurdu.

2008 krizi büyük bir finansal krizdi. Amerika finansal sistemini sarsacak çöküşünü dahi tetikleyebilecek bir krizdi zor kurtardılar. Yani düşünün Titanic gemisi gibi hiç batmaz denilen Lehman Brothers, Amerikan devletinin oluşturulmasına katkı sağlayan finansal kuruluş hiçbir şekilde batmaz denilen şirket bir günde battı.

Amerika liberal piyasacı ekonomik modelinin temel değerleriyle taban tabana zıt onunla örtüşmeyen kararlar alarak özellikle çok büyük boyutta parasal genişlemeye yol açtı.

2008 kriz öncesinde FED’in bilanço büyüklüğü 980 milyon dolar civarındayken, iki yıllık dönem içerisinde 4,5 trilyon dolara kadar çıktı. Başka bir zaman Amerika para piyasasında böyle bir parasal gelişme olacağını söylese bütün dünya itiraz ederlerdi ve inanmazlardı ama yaşadık bunları.

-Hem bir yandan emeği yoğun sektörleri destekleyeceksiniz hem de bir yandan yüksek katma değerli sektörleri mi destekleyeceksiniz?

Özellikle çelişki yok aslında özellikle dijital teknoloji inanılmaz istihdam dostu bir teknoloji ve fiziki olarak da yani mutlaka ofiste çalışmayı gerektirmeyen çok büyük boyutlarda istihdam kapasitesi olan bir alan ve geleceğin alanı da o. Dünya artık teknoloji, bilim, dijital teknoloji üzerinde gelişiyor. Bugün Batı, Hindistan’dan çok ciddi anlamda programcılık hizmeti alıyor. Hindistan’da milyonlarca yazılımcı başta Amerika olmak üzere Avrupa’ya hizmet ihraç ediyor. Çok büyük bir istihdam alanı. Yani burada kastedilen daha ziyade yani tasarımlarla ilgili anlarda makine tasarımlarından tutun da aklınıza gelen bütün alanlardaki tasarım için geçerli.

“30 yıl sonra bugün çok rağbet gören meslekler ortadan kalkabilir”

-Değişen endüstriyle birlikte istihdam piyasası da ona uygun haline mi getirilecek?

Dönüşüm gerçekleşiyor kendiliğinden gerçekleşiyor zaten. 20-30 yıl önce çok gözde olan mesleklerin bugün hiç itibar görmediğini ve 30 yıl sonra da bugün belki çok ciddi anlamda istihdam alanı oluşturulan mesleklerin ortadan kalkacağını söyleyebiliriz.

Fakat bu tür teoriler çok tartışılıyor. Gelişen teknoloji, makineleşme, robotlaşma insan emeğini devre dışı bıraktı şeklinde ve işte yeni işsizler ordusu oluşturdu görüşünün yanında tam aksine daha az çalışarak daha yoğun mesailer üreterek emek piyasasındaki dengenin korunacağı ve oraya doğru gidildiği görüşler de var. Ben ikincisinin daha gerçekçi olduğunu düşünüyorum.

İşte örneğini verdim. Bir ara bizde de bir proje hayata geçirilmeye çalışıldı. Halen devam ediyor. Ve aratarak devam edecek. 1 milyon yazılımcı. 1 milyon yazılımcının iş bulmasında hiçbir problem yok. En büyük avantajı da iç piyasalarla sınırlı değil iş imkanları. Bulunduğu, oturduğu yerden dünyanın her tarafına bu hizmet ihracını gerçekleştirebilecek bir alan burası. Ve bunun üzerine inşa ediliyor. Dolayısıyla yeni gelişen teknolojilerin emek dostu olmadığı şeklinde bir genel değerlendirme tam olarak doğruyu yansıtmıyor. Ama elbette kısa dönemde bu istihdam kapasitesi oluşturmakta zorlanılabilir biraz daha eğitim açısından zamanı gerektiren uzun dönemli yatırım yapılması gereken bir alan.

“Orta gelir tuzağına takıldık kaldık”

Konvansiyonel üretim araçlarına bakıldığında ve üretim içeriğine bakıldığında Türkiye’de o daha kolay. Çok kısa süre içerisinde küçük yatırımlarla çok büyük istihdam oluşturma kapasitesine sahip olduğu için konvansiyonel üretim alanları bizim için son derece önemli. Onlara da devam edeceğiz vurgulanan orası. Tekstil onların en başında geliyor.

Cep telefonunda kullanılan ham maddenin maliyeti 10 dolardır. Plastik ve petrol ham maddesi. Biraz metal. Ama 2000 dolar. Katma değer 200 kat. Aynı şekilde bir takım elbiseye baktığınız zaman nedir ham madde olarak 5 kilo yündür, pamuktur o da 10 dolardır. Ama onun satışı da 100 dolardır, 150 dolardır. Yani 200 kat bir tarafta 15 kat bir tarafta.

Biz 10 bin dolara geldik. İnanılmaz bir radikal dönüşümdü. 2 bin 800 dolarlardan 10 bin dolarlara gelmek bu kadar kısa süre içerisinde gerçekten çok büyük bir dönüşümdür. Bunu insanlar da hissediyor. Toplum zenginleşti, gelişti. Ama şu anda biz bu teknoloji yoğun üretim içeriği dönüşümünü tam olarak yapamadığımız için orta gelir tuzağına takıldık kaldık. Orada aslında vurgulanan o, seçim beyannamemizde. Tabi devraldığımız ekonomik iklimde teknoloji üretimi ile ilgili çok büyük sıkıntılar var.

Türkiye’de teknoloji üretimi gibi bir alışkanlık hem teorisi itibariyle çok fazla zihinlerde yer edinememiş, pratiği de yok denecek kadar azdı. Yani 2002’de teknoloji üretimine toplumsal olarak sıfıra yakın bir noktadan başladığımızı söylemek abartı olmaz.

“Dünyada insansız savaş uçağı teknolojisini bu noktaya getiren tek ülkeyiz”

Teknoloji üretmek kolay değil, zaman alır ama biz çok hızlı hareket ettik. Bakın bunun en somut örneklerinden bir tanesi hepimiz biliyoruz insansız savaş uçağı teknolojisi. Biz 2005’li yıllarda başladık. SİHA ve İHA demiyorum insansız savaş uçağını kastediyorum. Normalde 50 yılda elde edilmesi mümkün olan teknolojik değişim ilerleme bu alanda sağlandı. Yani 50 yılda zor elde edilen bu aşama 15 yıl gibi kısa sayılabilecek bir zaman dilimi içerisinde ulaşıldı ve şu anda dünyada insansız savaş uçağı teknolojisini bu noktaya getiren tek ülkeyiz. SİHA ve İHA üretiminde dört, beş ülkeden birisiyiz ama insansız savaş uçağı teknolojisinde Türkiye şu an bir numara. Yani bunu şunun için vurguluyorum. Türkiye artık teknoloji üretmeye başladı ve bu ticari alana da dönüştürüldü. Yani ticari getirisi olan ürünlerine de dönüştürüldü.

“Savunma alanında teknoloji üretiminin altının çizilmesi gerekiyor”

Geometrik artış şimdi başladı artık. Yani önce bir yatay seyir izler doğal olarak çünkü çok büyük yatırım gerektiriyor. Bir defa zihinlerde o algının oluşması gerekiyor. Çünkü Türkiye’de sanayide genel olarak şöyle bir anlayış, algı var, yani ‘biz teknoloji üretemeyiz. Avrupa üretir, Amerika üretir. Biz onların bıraktıkları terk ettikleri bir iki kuşak teknolojiyi alır devam ederiz.’ Montaj denilen kavram budur ve Türkiye’de 2002 yılı sanayisine baktığımızda ağırlıklı olarak sanayi kavramı aslında montajla eş anlamlı yani tamamen dışarıda geliştirilen ve Türkiye’ye aktarılan gecikmiş teknolojidir, geriden gelen teknolojidir. Tabi üretim olmayınca elbette yönetemezsiniz, ileriye geçemezsiniz geriden takip etmek zorunda kalırsınız. Ama şimdi çok büyük açık oluşunca o açığı kapatmamız gerekiyordu. Bu noktada elbette savunma alanında teknoloji üretiminin altının çizilmesi gerekiyor ama yeri gelmişken Baykar firmasına da o kahraman aileye ve bireylerine de atıf yapmakta fayda var yoksa haksızlık olur. Çünkü onlar gerçekten o teknoloji birikimini ve ilerlemesini kendi imkanlarıyla, kendi özellikleriyle ortaya çıkardılar.

Şimdi teknoloji genelde dünyada da öyle genel olarak savunma alanında üretiliyor. Yani bugün birçok sivil alanda kullanılan, teknoloji içeren ürünler. Bilgisayardan tutun cep telefonuna kadar diğer dijital satış platformları, sosyal medya platformları, robotlar, uzaktan kumandalı bütün robotlar; hepsinin kaynağı savunma sanayiindeki geliştirilen teknolojidir. Teknolojinin daha sonra sivil alana aktarılmasıdır. Yani önce orada geliştiriliyor. Elbette istisnaları var. Bu Türkiye için de geçerli.

“F-16’lardan çıkardıklarımızı başka ülkelere satıyoruz”

Şu anda teknoloji Türkiye’de savunma sanayiinde geliştiriliyor. Bunun sivilleştirilerek ticari alanda kullanılmasına henüz daha yeni başladık. Henüz daha emekleme safhasında. O aşamaya şu anda önümüzdeki günlerde hızlı bir şekilde dönüşüm gerçekleşecek. Oradaki yazılımın mesela savunma alanında F-16 uçaklarının beyni diyebileceğimiz bütün navigasyon ve komuta kontrol sistemleri Türkiye tarafından yerleştirilmiştir. Çok önemli ve büyük bir teknolojidir. Hatta oradan çıkardığımız beyinleri de başka ülkelere satıyoruz. Şimdi bu teknoloji makine sanayii, görüntüleme cihazları, tüm makineler hepsinde kullanılabilir. Şimdi biz önümüzdeki beş yıllık dönem bizim için savunma sanayiinde geliştirilen son derece etkili bu teknolojinin ticarileşmesi ve ihraç ürünlerimize yansıması için sivil alana aktarılma dönemli olacak. Bununla bağlantılı özellikle üretiminde tekel konumunda olduğumuz Türkiye’de birçok ürün var. Bunların başında mesela bor geliyor. Borun ham madde fiyatı uluslararası piyasada 1 tonu 150 dolar civarındadır ama işlediğiniz zaman onun tonu 45 bin dolar. Bu birçok ürün için geçerli. Onunla ilgili de son on yılda özellikle bir politika tercihi ile o alanda yatırım yapılması mümkün olduğu kadar ham olarak ihraç edilmemesi şeklinde yoğun bir çalışma var. Şimdi onun da meyvelerini almaya başladık. Onu aldıkça da ham madde ihracatını sınırlandırıyoruz. Yani işlenmeden ihracatının önüne geçiyoruz. Gündeme gelecek. Bizim ekonomideki en büyük problemlerimizden döviz açığımız var. O döviz açığını da halletmemiz gerekiyor. O açığı halletmeden biz makro ekonomik dengeleri tam olarak oturtamayız. Ekonomide aslında dış açık bütün kötülüklerin kaynağıdır. Başta enflasyon olmak üzere bütün makro göstergelerdeki dengeleme biçimini sistemini bozan bir açıktır cari açık.

O açığı giderme açısından da biz geleneksel ürünlerimizi ihraç ederek çözemiyoruz. Orada da teknoloji içeren katma değeri yüksek ürünlere dönüşerek yapmamız gerekiyor. İşte onun da yolu buradan geçiyor. Sadece geliri artırmak değil. Hem kişi başına düşen milli geliri artırmak, orta gelir tuzağından çıkabilmek ve ikincisi de Türkiye’nin ihtiyacı olan döviz açığını ortadan kaldırmak.

“Faiz ne kadar düşerse yatırım o kadar artar”

Aslında yatırımın önündeki en büyük maliyet yatırımın finansmanının maliyeti yani faizdir. Yatırım kararlarını etkileyen temel değişken faizdir. Üretimin değil yatırımın. Yatırım kararlarıyla faizin düzeyi arasında doğrusal bir ilişki vardır. Faiz oranları yüksekse yatırım azalır, faiz ne kadar düşerse yatırım o kadar artar. Faizin fonksiyonudur yatırım. Kamu çok arzi hallerde özel sektörün çok ilgi göstermediği uzun vadeli, getiri olarak dönüşümü uzun vadeye yayılan çok stratejik geçici olarak devreye girebilir. Geçici olarak devreye girebilir. Ama onun dışında tamamen elbette özel sektörün dinamizmi çerçevesinde bu yatırımın hayata geçirilmesi gerekiyor.

Yatırımla ilgili Türkiye’de bütün teşvikler uygulanıyor. Sektörler itibariyle, bölgeler itibariyle bütün teşvik unsurlar uygulanıyor. En son 2015-2016 yıllarında yürürlüğe koyduğumuz terzi işi teşvik olarak adlandırılan bazı çevrelerde firmanın talebine uygun yatırımın şartlarına özgü olarak esnek bir teşvik modeli devreye koydu. Normalde teşvik sisteminde belli şartlar oluştuğunda belli teşvikler verilir. Standarttır daha doğrusu. Ama o tür talepler de gündeme geldi. Bazı sektörlerde bir yatırım alanı ile alakalı, çok spesifik teşvik talepleri gündeme gelmeye başladı. Onun üzerine bu modeli geliştirdik. Orada tamamen ihtiyacı neyse o yatırımın hayata geçirilebilmesi için nasıl bir teşvik talep ediliyorsa o veriliyor tamamen. Şunu anlatmaya çalışıyorum. Bu çerçevede dünyada uygulanan bütün teşvik unsurları uygulanıyor şu anda. Sıkıntı finansman maliyetinden kaynaklanıyor. En önemli faktör de bütün teşvik araçları, unsurları önemlidir. Ar-Ge yatırımlarına verilen olağanüstü teşvikler de söz konusu. Model olarak bakıldığında Türkiye’de teşvik sisteminde hiçbir sıkıntı yok. Olduğu anda hemen anında modele katıyoruz. daha doğrusu yeni üretim biçimlerinin teşvik talebi söz konusu olduğunda hemen onu hayata geçiriyoruz. Burada en büyük dizayn etmemiz gereken faiz oranı.

2002 öncesinde pozitif reel faiz çok yüksek. Yatırımı caydıracak kadar. Bunu nereden anlıyoruz? Bunu bakın 2002 öncesi büyük firmaların bilançolarına baktığınız zaman faaliyet dışı gelirlerinin faaliyet gelirlerinden daha fazla olduğu görülüyor. Nedir faaliyet dışı gelir? Faiz oranıdır. Yatırıma gitmesi gereken yatırımları firma faize kanalize ediyor.

2002 öncesinde yatırım iklimi açısından faiz oranlarının yüksekliği yatırımları caydıran temel faktörlerden bir tanesi. O nedenle 1982 ile 2002 arasındaki dönemde yatırım, üretim olmadığı için istihdam da yok.

2002 ile 2018 arası da yine pozitif reel faiz ama düşük reel pozitif faiz. Yatırımlar biraz daha teşvik edilmiş ama dünyadaki uygulanan finansman modellerinden biraz daha fazla. Bu dönemde dünyada özellikle gelişmiş ülke ekonomilerinde reel faiz negatif. Negatif reel faiz uygulanıyor. Enflasyonun altında. Bugün Amerika’da negatif reel faiz enflasyonun yarısı kadar. Nominal faiz enflasyonda yüzde 7-8 civarında. Hala bakın bugün bile negatif reel faiz uygulanıyor. Neden işte bunun için. Çünkü yatırımları belirleyen, yatırımları aynı zamanda sınırlayan belirleyici faktör faiz oranı. Bir ekonomide yatırımcı negatif reel faiz ile finansmana erişebiliyorsa yatırım dürtüsü çok kuvvetli.

“Faiz oranları düşürüldüğü için Türkiye sürekli büyüdü”

2018 ile bugün arasındaki dönemde Türkiye’de negatif reel faizin olduğu dönemdir. En büyük istihdamın oluşturulduğu dönem de bu dönemdir. Hatırlar mısınız Sayın Cumhurbaşkanımızın ısrarlı davranması sonucunda 2018’in Nisan ayından itibaren faiz oranları düşmeye başladı. Ve istihdam yatırımların en çok teşvik edildiği dönem bu dönem. Nereden anlıyoruz? Bir, üretimde bütün sıkıntılara rağmen büyük bir artış söz konusu. Büyüme daralmadı. Dünyada daralmaya rağmen, enerji krizine rağmen mal piyasalarındaki sıkıntıya rağmen Türkiye ekonomisi kesintisiz büyümeye devam etti. Neden işte bundan dolayı.

Bir başka ifadeyle, eğer daha önceki faiz politikalar aynen uygulanmış olsaydı Türkiye birkaç yıl üst üste dağılma yaşardı. Çok ciddi istihdam kaybı yaşanırdı ve bu da beraberinde hem fakirleşmeyi getirirdi hem de daha önemlisi belki çok ciddi sosyal çalkantılar yaşanabilirdi. Dolayısıyla en büyük teşvik negatif reel faizdir. İçinde bulunduğumuz ekonomik şartlar açısından bakıldığında.

Türkiye’deki enflasyonun temel itici gücü, temel belirleyicisi dolardaki, kurdaki yükselmedir. Çünkü kur yükseldiği anda önce ithal edilen mallar yoluyla, sonra nispi fiyat ilişkileri yoluyla bütün ürünleri fiyatları anında artıyor. Arz değil tamamen maliyet kaynaklı. Türkiye’de faizleri yükselterek talebin, enflasyonun kontrol altına alınması gerçek bir enflasyonda düşüşe neden olmaz. Bunu çok net bir şekilde şöyle bir etkisi oluyor.

Enflasyon nasıl düşürülüyor? Faizleri yükselttiniz. Faizlerin yükseltilmesi sıcak para girişini teşvik ediyor. Portföy girişi söz konusu. Portföy girişi olunca dolar değer kaybediyor. Dolar değer kaybedince ithal malların talebi artıyor ve ithal malların değeri düşüyor. İthal edilen malların TL cinsinden fiyatları düşüyor. Doların değeri düştükçe. İthal ettiğiniz malların tamamında ürünlerin fiyatı düşürüyor. Ama bu geçici bir düşüş. Gerçekçi bir düşüş değil aldatmaca bir düşüş.

“vergi oranlarının artırılması yoluyla bütçe kaynaklarının artırılması söz konusu değil”

Türkiye’de vergi oranlarının yüksekliği noktasında doyum noktasına gelinmiştir onun ötesine geçemezsiniz. Yani vergi oranlarını yükselterek ilave vergi elde edemezsiniz. Kesinlikle bu modelde vergi artırımı Türkiye’de vergi oranlarının artırılması yoluyla vergi gelirlerinin artırılması bütçe kaynaklarının artırılması söz konusu değil. Öyle bir kaynak yok.

Yedili Masa’nın ekonomi vaatleri

Diyorlar ki ‘biz gelir gelmez kur korumalı mevduatı kaldıracağız’ diyorlar. Şu anda kur korumalı mevduat kapsamında iki trilyonun üzerinde bir rakam söz konusu. Yani 2.2 trilyon civarında. Kur korumalı mevduata park edilmiş. Oraya yatırılmış bir rakam söz konusu. Şimdi siz kaldırdığınız anda bu rakam nereye yönelir. Dolara yönelir. Neden? Çünkü faizler enflasyonun altında negatif reel faiz olduğu için faize vermez. Şimdi neden kur korumalı mevduata yatırıyor? Çünkü, eğer dolar yükselir ve kendisine ödenen faiz o aradaki farktan az kalırsa yani doların ulaştığı seviye ile artış oranı ile faiz oranı arasında bir boşluk kalırsa aradaki farkı sistem veriyor. Yani dolar cinsiden güvence altına almış oluyor sistem. Şimdi KKM’yi kaldırdığınız anda 2.2 trilyon inanılmaz bir rakam. Bir anda faize yatırılmayacak. Çünkü nominal faizler çok düşük. Yani negatif reel faiz söz konusu. Enflasyon oranının yüzde 42-45 olduğu ortamda nominal faiz yüzde 20 ise yatırımcılar mevduatlarını oraya kanalize etmezler. Nereye? Tabi herkes aynı şeyi düşünecek. Buradan çıkan para dolara gidecek diye herkes aynı şekilde düşünecek ve geçmişte de bu Türkiye’de dolarize bir ekonomi her dönemde yaşanıyor. 2 trilyon bir anda dolara dönecek. Dolara döndüğü anda döviz patlayacak. Artık ucu açık. Bunu engellemek için tek bir silah var. Faiz artırmak. O model için söylüyorum. Doğrudur anlamında söylemiyorum. KKM’yi kaldırdığınızda buradaki paranın dövize yönelmemesi için faizi öyle yükseltmelisiniz ki mevduat sahibini elinde TL olanın dolara gidişini caydırmanız gerekiyor. Bu rakam ne kadardır, hangi orandır? Yüzde 45-50’dir. Dolayısıyla tedrici bir faizi artırımı diye bir şey olamaz.

Yedili Masa’nın bütün modellerinde enflasyonun faizlerin enflasyon üzerine hemen çıkartılması öngörülüyor. Böyle bir model hayata geçirildiğinde devletin temel fonksiyonlarını yerine getirecek harcama yapması imkanı ortadan kalkıyor. Çünkü kaynaklar ortadan kalkıyor. Hem vergi gelirlerinin düşmesi yoluyla hem de devletin para piyasasından makul bir fiyatla, faiz oranıyla borçlanma imkanı ortadan kalkıyor. Hem dışa bağımlı hale geliyor hem de sonuç itibariyle daha sonra bedelini çok yüksek enflasyon olarak ödeyebileceği bir modele giriyor.

Kılıçdaroğlu’nun 300 milyar dolar vaadi

Doğrudan gelecek yatırım devlete borç vermediği için devletin finansman ihtiyacı ortada. Hala orada açıklık var. Hükümetimiz, ‘kaynağı nereden bulacaksın?’ diye sormuyor. Sistem yürüyor devam ediyor. Bütün bu harcamalar gerçekleştiriliyor. EYT’liler maaşlarını aldılar hiçbir sıkıntı yok. Depremzedeler için gerekli harcamalar yapılıyor. Evler yapılıyor, yardımlar ödeniyor, ‘kaynak nerededir?’ sorusunu gerektirecek bir durum yok. Kılıçdaroğlu’nun söylediği 300 milyar dolar doğrudan yatırım Londra piyasasından, onun bu harcamalarını finansmanlarında kullanılamayacağı için ‘Nereden kaynak bulacaksın?’ sorusuna halen Yedili Masa cevap verememiştir. 300 milyar dolar gibi bir rakamın Londra para piyasasının Türkiye’ye göndermesi mümkün değil. Neden? Çünkü kendisinin çok acil paraya ihtiyacı var.

“İngiltere’nin 3 milyar dolar göndermeye bile imkanı yok”

2008 krizinde İngiltere Merkez Bankası’nın bilanço büyüklüğü 350 trilyon sterlin civarındaydı, bugün 1 trilyon 50 milyar sterline çıktı. Bu IMF tarafından eleştiriliyor. IMF diyor ki sen çok para bastın bu parayı çek. Yani 650 milyar sterlini çekmen gerekir diyor. Piyasaya borç senedi ver, borç senedi ihracı karşılığında piyasadan para çek. İngiltere Merkez Bankası bunu yapamıyor. Çünkü yeteri kaynak yok. İngiltere para piyasasında yeteri kaynak olmadığı için Merkez Bankası çekmesi gereken çok fazla parasal genişlemeyi çekemiyor. Bırakın Türkiye’ye 300 milyar dolar gibi bir parayı göndermek, 3 milyar dolar bile gönderemez imkanı yok.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir